DİLEK TAHTASI



BİR DİLEK TUT YA DA TUTMA...  BİR SORU SOR YA DA SORMA... 

YİNE DEEE; (SAĞDAN-SOLA, YUKARIDAN AŞAĞIYA) BAK BAKALIM DİLEK TAHTASI SENİN İÇİN NE DİYOR!

HAYDİ TIKLA...

8 Haziran 2010 Salı

MERİÇ'İN RÜYASI (3. BÖLÜM: DEĞERLİ TAŞLAR SATICISI)


Yazan: Nadire Hanım


Üçüncü Bölüm: Değerli Taşlar Satıcısı


Bolca ışıklandırılmış, geniş ve ferah bir dükkândı burası. Yaşlı adam misafirlerini büyük bir içtenlikle karşılamıştı.

-“Bu nedir?” diye merakla sordu Can.

-“O, Alâeddin’in sihirli lâmbası,” diye gülümseyerek cevapladı yaşlı adam.

Küçük çocuk şüpheyle baktı elindeki pirinç lâmbaya:
-“Yok canım, şimdi bunun içinde cin mi var?”

Rüya, kıkırdamaktan kendini alamadı, Meriç tam ağzını açıp –gerçek hayatta cinler ve periler olmadığına- ilişkin uzun bir söylev verecekti ki vazgeçti. Oğlu pek keyifli görünüyordu, canını sıkmak istemedi.

Yaşlı adam, sanki onun bu düşüncesini anlamış gibi konuştu:
-“Aslına bakarsan cinler ve sihirli lâmbalar masallarda olur. Ama sen istersen yine de bunun içinde bir cin yaşadığını hayal edebilirsin.”

Bu cevap Can’ın hoşuna gitmişti:
-“Dilekte de bulunabilirim o zaman?”

Rüya daha fazla dayanamadı, Can’ı hoop diye yakalayıp kucağına aldı:
-“Bak şimdi, bunu nasıl çalıştıracağını sana anlatayım mı?”

Çocuk merakla başını salladı.

-“Bunu böyle avuçlarının içinde tutacaksın, sıkıca. Sonra gözlerini kapatacaksın. Hani masalda Alâeddin yapıyor ya, öyle ovuşturacaksın ve sessizce içinden dilek tutacaksın.”

-“Peki hemen olacak mı?”

-“Bekleyip göreceksin. Gerçek hayatta dileklerimiz bazen gerçekleşir, bazen de gerçekleşmez. Ama denemekten ne çıkar?”

-“Kaç tane dilek hakkım var?”

Rüya ufak bir kahkaha attı:
-“İstediğin kadar.”

Can iyice heyecanlanmıştı:
-“Şimdi deneyebilir miyim?” Bunu sorarken yaşlı adama kaçamak bir bakış atmaktan da kendini alamamıştı. Ne de olsa lâmbanın sahibi oydu.

Değerli taşlar satıcısı, çocuğun berrak bakışları ve masum ruhuyla sorduğu soruya keyifle cevap verdi:
-“Tabii ki. Ben onu sana hediye ettim.”

Çocuk bu sefer soran bakışlarını babasına çevirdi. Yabancılardan hediye almamak, babasının koyduğu çok önemli bir kuraldı çünkü. Meriç, yine tereddüt ediyordu. Ama içinde bulundukları ortam ve oğlunun bu kadar mutlu olduğu zamanların yok denecek kadar az olması; kuralını bir seferlik görmezden gelmesini sağladı. Başını –olur- manasında salladı.

Can sevinçle gevşedi, başını Rüya’nın göğsüne dayadı ve gözlerini kapayarak “dileklerini” düşünmeye başladı. Rüya da hep öyle olurmuş gibi, biraz geriye kaykılmak suretiyle onu rahat ettirmeye çalışırken, burnunu da çocuğun saçlarına gömmüştü. Tıpkı bir anne ile oğlu gibi…

Bu büyüleyici manzaradan yaşlı adamın sesiyle gerçekliğe döndü Meriç.

-“Demek doktorsun öyle mi?” diye soruyordu.

-“Evet, psikiyatrist.” diye cevapladı onu.

-“Murat gibi yani.”

Genç adam bir an şaşırdı, sonra Rüya’nın abisinden bahsedildiğini anladı.

-“Evet…”

-“Murat’la Meriç sınıf arkadaşı,” diye konuya girdi Rüya. “Usta Amca, bizi iyi tanır.” Şimdi de genç adama dönmüştü. “Ben Amerika’ya gidene kadar okul dışındaki vaktimin önemli bir kısmını da burada geçirirdim.”

Usta kaldığı yerden devam etti:
-“Rüya buraya ilk geldiği zaman liseyi yeni bitirmişti. Bir sabah kapıda bir kız çocuğu belirdi ve bana –yanınızda çalışacak birine ihtiyacınız var mı?- diye sordu. Bu mucizevî bir durumdu, bir hediye göklerden, çünkü gerçekten de yarım zamanlı çalışacak birini arıyordum o sıralarda.”

-“Başlayış o başlayış, o gün bu gün Usta Amca ile beraberiz.”

-“Saat geç olup da hava karardığı günlerde, Murat gelir alırdı Rüya’yı. Çok düşkündür o kardeşine.”

Rüya’nın yüzü, geçmişin tatlı anılarıyla gülücüklenmişti şimdi.
-“Ne hoş zamanlar geçirdik değil mi, Usta Amca?” dedi.

Yaşlı adam da o günleri düşünüyordu belli ki, başını salladı yavaşça ve devam etti:
-“Sonra, işte bu ikisi biz Amerika’ya gideceğiz diye tutturdular. Artık hangisi hangisini kandırdı bilemem. Ama bir de baktım, bizim kız gitmiş. İlk zamanlar çok zorlandım doğrusu, o kadar alışmışım ki başka kimseyi istemedim yanıma. On senedir başka kimseyi almadım yanıma düşün.”

Kimin kimi kandırdığını çok iyi biliyordu Rüya aslında, ama bununla ilgili yorum yapacak değildi şimdi.

-“Murat’ın master yapmaya gittiği üniversitenin sanat tarihi bölümü de çok iyiydi. Not tutturunca beni de kabul ettiler, beraber gittik işte. E derken orada evlendi, ben mezun oldum, master yaptım. Orada iş bulduk falan derken on sene geldi geçti işte.”

-“Ama artık kesin döndünüz değil mi?”

-“Her halde,” diye tereddütle cevap verdi genç kadın.

Ciddi uyum sorunları yaşıyorlardı. Giderken de dönerken de Rüya ısrarcı olmuştu. Ama şimdilerde bu konuda ne kadar doğru yaptığını sorgular olmuştu.

-“Murat ne yapıyor peki şimdi?” diye sordu Usta.

-“Özel bir hastanede çalıyor. Sanırım yakın zamanda bir klinik açacak.”

-“Sahi mi? Bundan haberim yoktu?” Meriç gerçekten şaşırmıştı, ikisi çok yakın arkadaştı ve Murat’ın böyle bir projeden ona muhakkak bahsetmesi gerekirdi.

Rüya, telâşlandı bir an, galiba yine aynı şeyi yapmış; “henüz kimsenin bilmediği bir şeyi” söylemişti. Aceleyle durumu toparlamaya çalıştı:
-“Yani bu benim düşüncem, bir klinik açsa iyi olur diyorum.”

Rüya’nın sırrını bilen az kişiden biri olan Usta, hem onu bu zor durumdan kurtarmak, hem de merakını gidermek için söze karıştı:
-“Peki sen, sen ne yapacaksın Rüya?”

Rüya, rahatlayarak ona döndü:
-“Şey, biliyorsun benim uzmanlık alanım sanat eserleri ve müzayedeler. Türkiye’de çok dar bir alan, iş yapmak zor. Ama benim referanslarım kuvvetli, bir - iki sigorta şirketi ve müzayede evi ile görüşme halindeyim. Olursa yarı serbest bunlarla koordineli çalışmak istiyorum. Bakalım...”

Yaşlı adam gizemli bir şekilde gülümsedi:
-“Olacağından hiç kuşkum yok.” Rüya’nın yeteneklerinden şüphe etmeyecek kadar uzun süredir tanıyordu onu. “Belki o hep hayalini kurduğun o dükkânı da açarsın kim bilir?”

Gençliğinin en güzel hayali şimdi iyice uzak geliyordu Rüya’ya:
-“Bayağı bir sermaye gerektirir o. Altından kalkmam zor.”

-“Ne dükkânıymış o?” ilgisini çekmişti olay Meriç’in.

-“Nadir eşyalar dükkânı. Antika veya antika olmaya aday, az bulunur eşyaların satıldığı bir yer olacak. Ama zor tabii. Dedim ya iyi bir sermaye gerektirir o iş. O da şu anda bende yok”

-“O hiiç belli olmaz. Bir de bakarsın pat diye bulmuşsun aradığın sermayeyi,” diyerek konuşmaya yeniden katıldı Usta.

Rüya, hayretle yaşlı adama baktı. Sanki onun bilmediği bir şeyi biliyormuş gibi konuşmuştu.

***

Bekir, saatlerdir oturduğu koltukta yeni evlerinin camından İstanbul manzarasını seyrediyordu. Gün ağarmak üzereydi. Fakat o ne düşüncelerini bir düzene koyabilmiş ne de bir kanaate varabilmişti.

Yaklaşık altı ay önce o akşam eve döndüğünde, daha kapıdan girer girmez Mukadder adeta onu sürükleyerek yatak odalarına sokmuş ve telâş içinde dakikalarca konuşmuştu. Anlattıkları o kadar inanılmaz şeylerdi ki, karısını tanımasa bunları sırf çocuklardan kurtulmak için uydurduğunu düşünebilirdi. O akşam Mukadder’i teskin etmek için saatlerce dil dökmüştü ve en sonunda bu olayı şimdilik unutmaya karar vermişlerdi.

Ama bu olaydan bir iki hafta sonra, Bekir’in tayini Ankara’dan İstanbul’a çıkmıştı, tıpkı Rüya’nın Murat’a söylediği gibi.

Ve bu akşam, yani İstanbul’a taşındıktan yaklaşık dört ay sonra, Mukadder ona bir haber daha vermişti. Mucizevî bir haber. Yıllardır gitmedikleri doktor, yatır; denemedikleri yöntem; aramadıkları çare kalmamış ve tıbben her türlü yolu tükenmiş bir çift için mucizeden de öte kutlu bir olay. Tıpkı Rüya’nın o akşam Murat’a söylediği gibi, karısı hamileydi!

Şimdi Bekir düşünüyordu. Her bir ayrıntıyı tek tek hatırlıyordu: Çocukları ilk almaya gittikleri günü, Rüya’nın abisine dönüp söylediklerini, daha sonraları çokça tanık olacakları gibi oğlanın telâşla küçük kızın örgüsünü çekip: “Rüya yapma!” deyişini. Sonra Mukadder’in kapı arkasından duyduğunu söylediği şeyleri. Ve onların tek tek gerçekleşiyor olmasın.

Gün ağarıyordu şimdi ve Bekir hâlâ düşünüyordu.

***

Arabada tuhaf bir sessizlik hüküm sürüyordu. Güneş çekilmek üzereydi ve artık eve dönüyorlardı. Can, yaşadığı değişik günün etkisi ve heyecanıyla, daha araba hareket eder etmez arka koltukta uyuya kalmıştı, sihirli lâmba hâlâ elindeydi. Rüya ise hiç konuşmuyordu.

-“Usta Amca çok hoş bir insanmış,” diyerek bu sessizliği kırmak istedi Meriç. Herhangi bir cevap gelmeyince, gayri ihtiyari bir an için gözlerini yoldan ayırıp başını çevirdiğinde, Rüya’nın yanağından bir damla yaş süzüldüğünü fark etti.

-“Heey,” dedi ne olduğunu anlamamakla birlikte onu teselli etmek isteyerek, “artık İstanbul’dasın. Ne zaman istersen onu görmeye gidersin.”

Rüya, gözyaşlarını silerken, belli belirsiz mırıldandı:
-“Hiç sanmıyorum.”

Meriç, ne olduğunu anlamasa da üstelememeye karar verdi. Böylece bütün yol boyunca bir daha hiç konuşmadılar.

***

-“Çok teşekkür ederim,” dedi Rüya arabadan inmeye hazırlanırken. Kendini toparlamıştı ama hâlâ biraz üzgün görünüyordu.

-“Biz de teşekkür ederiz. Değişik bir gün geçirdik.”

Bu cevapla Rüya tamamen farklı bir boyuta geçiverdi, az önceki hali tamamen dağılmıştı, neşeyle gülümseyerek:
-“Bunu yine deneyebiliriz,” dedi.

Bir şey olmuş, Rüya’daki neşe Meriç’e de geçmişti sanki, genç adam ne söylediğini fazla fark etmeden, sırf arkadaşının çok sevdiği kardeşine takılmış olmak için:
-“Yoksa bana çıkma mı teklif ediyorsun?” deyiverdi.

Yine beklenmedik bir şey oldu, her şey bir kez daha tam tersine dönüverdi. O neşeli hal aniden uçup gidiverdi ve Rüya bu sözlerle kıpkırmızı kesildi:
-“Ben, ben…” diye kekeledi, “öyle bir şey demek istememiştim. Yanlış anladıysan özür dilerim, ben sadece…” Bir yandan da arabadan inmeye çalışıyordu.

-“Rüya,” Meriç genç kadının omzundan tutarak kendisine dönmesini sağlamaya çalıştı, “Rüya,” diye tekrarladı. “Lütfen sakin ol. Ben sadece şaka yaptım tamam mı!”

En nihayet gözleri onunkileri yakaladığında, tarifi mümkün olmayan bir acı gördü Meriç genç kadının bakışlarında, sanki bir ok saplamış gibi yüreğine.

Rüya’nın dudakları hafifçe titremeye başlamış, gözleri iyice koyulaşmıştı. Meriç’in yüzü onun yüzüne değiyordu artık. Genç adam bu sefer gerçek bir pişmanlıkla yineledi:
-“Ben özür dilerim, tamam mı. Seni incitmek istememiştim.”

Meriç, Rüya’nın masmavi gözlerinin aklına ve ruhuna nüfuz ettiğini hissediyordu, genç kadındaki acı ve hüzün onu da etkisi altına almıştı şimdi.

Bir an öylece kaldılar. Ve birden her şey başladığı gibi son buldu:

-“Tamam,” dedi Rüya ve arabadan hızla inerek bina girişine doğru koşmaya başladı.


devamı...

Hiç yorum yok:

hoş geldiniz:)

Katkıda bulunanlar