DİLEK TAHTASI



BİR DİLEK TUT YA DA TUTMA...  BİR SORU SOR YA DA SORMA... 

YİNE DEEE; (SAĞDAN-SOLA, YUKARIDAN AŞAĞIYA) BAK BAKALIM DİLEK TAHTASI SENİN İÇİN NE DİYOR!

HAYDİ TIKLA...

26 Mayıs 2010 Çarşamba

MERİÇ'İN RÜYASI (2. BÖLÜM: KAPALIÇARŞI'DA BİR PAZAR GÜNÜ)



Yazan: Nadire Hanım
İkinci Bölüm: Kapalıçarşı’da Bir Pazar Günü


Can babasının eline sımsıkı yapışmış, kocaman olmuş gözleriyle etrafını seyrediyordu. Belki de ömründe ilk defa böylesi bir kalabalık ve böylesi bir dünya ile karşı karşıyaydı. Evlerinin olduğu komplekste, kapalı-açık yüzme havuzları, sinema salonları, parklar, bahçeler, büyük alışveriş merkezleri vardı tabii. Onun çocuk dünyasında doğal evreni bu şekilde konumlanmıştı. Mimari bir mükemmellikle ve milimetrik bir düzende.

Ama burası? Burası çok farklıydı. İnsanlar neredeyse birbirlerine çarparak yürüyorlardı, garip bir enerji ile oradan oraya akıyorlardı. Rüya, Can’ın tedirgin olduğunu anlamıştı, çocuğun başını okşadı yavaş ve sevecen bir tonla:
-“Burası Kapalıçarşı,” dedi. “Aslında çok eğlenceli bir yerdir. Biraz gezelim mi?”

Meriç, bir kez daha hayretle Can’ın sakinleştiğini ve güvene kavuştuğunu gördü.

Aslında Pazar Pazar burada olmaları çok saçmaydı. Sabah kahvaltıdan sonra, baba-oğul dışarı çıkmaya karar vermişlerdi. Meriç’in aklında Can’ı parka götürmek vardı. Oğlunun mızmızlığını bildiğinden, onu yürütmek istememişti. Ayrıca belki sonra bir şeyler yemeye de giderlerdi.

Tam arabanın başına geldiklerinde Rüya ile karşılaştılar, o da kendi arabasının başında duruyordu ve canı oldukça sıkkındı. Ne yapacağını bilmez bir hali vardı.

-“Günaydın,” diye seslendi Meriç.
-“Günaydın!” Rüya yerinden sıçramıştı, sanki başka bir boyuttan geri gelmiş gibi
-“Ne oldu? Bir sorun mu var?”

Rüya omzunu silkmekle yetindi: -“Yarın servise gidecek, tabii Murat götürürse. Yapacak bir şey yok. Siz nereye böyle?”
-“Parka gidiyoruz.”
-“Oo çok iyi, hava da çok güzel bu gün…”

Sonra beklenmedik bir şey oldu ve Meriç nedenini kendisinin de bilemediği bir şekilde:
-“Nereye gideceksen bırakalım seni,” deyiverdi.

Rüya neşeli bir kahkaha attı:
-“İstanbul için çok tehlikeli bir teklif bu. Aynı zamanda da çok cazip, ama teşekkür ederim. Benim yolum çok ters.”

Meriç duramıyordu bir türlü, gene sordu:
-“Sahi mi nereye gidiyorsun ki?”
-“Kapalıçarşı’ya gideceğim.”
-“Ne işin var orada?”
-“Çook senelerdir tanıdığım eski bir dost. Orada dükkânı var, değerli taşlar satıyor. Döndüğümden beri aklımda, bu gün onu bir ziyaret edeyim dedim.”

Gençlik yıllarının otantik bir hatırası canlanıverdi zihninde birdenbire genç adamın, tabii bir de aşkının silueti.
-“Tamam, hadi götürelim seni. Hem bizim için de değişiklik olur.”

Rüya, daha ne olduğunu anlayamadan kendisini Meriç ve Can’la onların arabasında yola çıkmış buldu.

***
Murat okuldan yeni gelmişti, mutfakta bir şeyler atıştırıyordu.
-“Biraz daha alabilir miyim, anne?”

Mukadder, yine çok mutlu hissetti kendisini. Sanki hep birlikteydiler, Murat’la Rüya da hep onların çocukları olmuştu. Çocukları yanlarına alalı bir seneyi geçmişti. Geldikleri günden bu yana önemli hiçbir sorun yaşamamışlardı.

Oğlan uyumlu ve olgun bir çocuktu. Ayrıca sorumluluk sahibi ve düşünceliydi. Arada biraz mesafe bırakmakla birlikte, amcası ve yengesine minnet duyuyor, nezaketli ve sevecen davranıyordu. Mukadder sık sık onunla sohbet ederken buluyordu kendisini. Hatta bazen de dertleşirken.

Kız yaşının küçüklüğünün de verdiği bir sıcakkanlılıkla hemen benimsemişti onları. Genelde neşeli ve sokulgan bir çocuktu. Yaramazlığı veya söz dinlemezliği de yoktu. Bazen sabahları uyandığında başucunda beklerken buluyordu genç kadın onu. Bu gibi zamanlarda yatağın içine çekiyor ve birazcık kıkırdatıyordu küçük kızı.

İki kardeşin aralarındaki ilişki ise çok sıkıydı. Oğlan, kardeşini sürekli takip ediyordu ve onun yalnız kalmamasına çok dikkat ediyordu, kız da abisinin sözünden hiç çıkmıyordu. Neredeyse bakışlarıyla bile anlaşıyorlardı. Kaç defa gözgöze yakalamıştı onları Mukadder, bir meselenin tam üstündeyken, sanki büyük küçüğe bir şey anlatır gibi.

Genç kadını tek huzursuz eden konu iki kardeşin arasındaki bu ilişkiydi. Sanki bir şey saklıyorlardı. Sanki aralarında bir sır vardı. Büyük bir sır. Ama neydi?

***

-“Burası çook eski ve çook büyük bir çarşı Can’cım,” dedi Rüya küçük oğlanın boştaki elini kavrarken.

Can korku ve tedirginliğinden sıyrılmış etrafa dalmıştı şimdi.

Meriç ise anılara teslim olmuştu. Üniversite’de okurken sık sık buraya kaçarlardı Işıl’la. Sabah çarşının bir kapısından girer, akşam öbür kapısından çıkarlardı. Her seferinde yeni yerler keşfederlerdi. Kuyumculara bayılırdı Işıl, hatta alyanslarını buradan almışlardı. Gümüşçüler ve kilimciler de ilgi alanındaydı. Sahaflara gitmek, bir de mezat olursa onu takip etmek hoşuna giderdi delikanlının. Ama en çok sevgilisinin peşinden savrulmayı severdi o. Işıl ne görse peşinden koşardı ve Meriç’e de onu toplamak düşerdi. Akşama doğru artık iyice yorgunluktan bitap düştüklerinde de çarşıyı terk etmeden muhakkak Şark Kahvesi’ne uğrarlardı.

-“Bu sokaktan gireceğiz, dönüşte Şark Kahvesi’nde size bir şeyler ısmarlayayım.”

Bu cümleyle irkilen genç adam, bir an tuhaf oldu, sanki Rüya zihnini okumuş gibi…
***

-“Bu gün okulda kötü bir şey oldu,” diyerek abisinin kitap okuduğu kanepenin ucuna ilişti Rüya.

Oturma odasındaydılar, etrafta kimse görünmüyordu, ama yine de şöyle bir sağına soluna bakınmadan edemedi Murat.
-“Ne oldu?” diye sordu kitabı kapatırken.
-“Bizim sınıfta bir oğlan var, Ali. İşte o bana -uğursuzsun sen- dedi.”
-“Niye böyle dedi peki?” Aslında tahmin etmişti ama.
-“Geçenlerde benim saçımı çekmişti, ben de ona –sen çok yaramazsın, bu yüzden kolunu kıracaksın- demiştim. İşte düşmüş kolunu kırmış…”

Mukadder, kapının arkasında kala kalmıştı. Tam içeri girecekken iki kardeşin konuştuklarını duymuştu, şimdi odaya girse sanki onları dinliyormuş gibi görünecekti, girmese de gerçekten dinliyor olacaktı. Salona dönmeye karar vermişti ki Rüya’nın sesini duydu:

-“Ali haklı mı, sence uğursuz muyum ben?”
-“Tabii ki hayır. Ama seninle böyle şeyler söylememen konusunda anlaşmıştık değil mi?”
Huzursuzca kıpırdandı Rüya:
-“Elimde değil, öyle söyleyiveriyorum işte.”
Murat kardeşinin sarı uzun örgüsünü okşadı sevecenlikle:
-“Olan olmuş. Bir dahaki sefere dikkatli ol tamam mı?”
İç geçirdi küçük kız:
-“Neyse zaten yakında burada olmayacağız.”

Mukadder duyduklarına inanamadı bir an. Yoksa evden mi kaçmayı planlıyordu bu çocuklar. Görünmemeye çalışarak iyice yanaştı kapıya doğru, konuşulanları daha iyi anlamak için.

Murat kaşlarını kaldırdı hafifçe, içini o tanıdık ürperti sarmıştı yine:
-“O da nerden çıktı şimdi?”
-“E babamın tayini çıkacak ya işte İstanbul’a. O zaman biz de gideceğiz.”

Oğlan iyice huzursuzlanmıştı şimdi, etrafını bir daha kontrol etmek ihtiyacı duydu.
-“Bunu kimseye söyledin mi sen?” diye fısıldayarak sordu neredeyse.
-“Yoo.”
-“İyi, bak sakın kimseye söyleme e mi. Özellikle de annemle babama.”
-“Niye?” diye sordu samimiyetle küçük kız, kocaman açılmış mavi gözleriyle.
-“Çünkü muhtemelen daha onların haberi yoktur da ondan. Hatta kimsenin haberi yoktur henüz.”

Gerçekle hayal karışmış gibiydi küçük kızın zihninde:
-“Peki ama ben nereden biliyorum?”

Murat içini çekti:
-“Boşver sen şimdi bunu. Anladın değil mi, annemle babama bu konuda hiçbir şey söylemeyeceksin.”

Rüya otomatik olarak başını salladı. Sonra birden aklına yeni bir şey takılmış gibi dedi ki:
-“Kardeşimiz olacağını da mı söylemeyeyim.”

Artık bu kadarı fazla gelmişti. Çocuk ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak ayağa fırladı:
-“Ne dedin sen?”
-“Bir erkek kardeşimiz olacak, İstanbul’da da. Onu da mı söylemeyeyim?”

Murat kardeşinin yüzünü avuçlarının arasına aldı ve gözlerini onun gözlerine dikti:
-“Beni çok iyi dinle. Bunları kimseye söylemeyeceksin. Ne babamın İstanbul’a tayini çıkacağını, ne bizim İstanbul’a gideceğimizi, ne de erkek kardeş olayını. Anladın mı?”

Küçük kız hiç sesini çıkarmadan başını sallayarak kabullendi abisinin dediklerini.

Kapının çalması ile kendine geldi Mukadder, ne kadardır o kapının arkasında saklanıyordu bilemedi.

devamı

Hiç yorum yok:

hoş geldiniz:)

Katkıda bulunanlar