DİLEK TAHTASI



BİR DİLEK TUT YA DA TUTMA...  BİR SORU SOR YA DA SORMA... 

YİNE DEEE; (SAĞDAN-SOLA, YUKARIDAN AŞAĞIYA) BAK BAKALIM DİLEK TAHTASI SENİN İÇİN NE DİYOR!

HAYDİ TIKLA...

15 Mart 2010 Pazartesi

AYVALIK'TA AŞK (5. BÖLÜM)



Yazan: Nadire Hanım

5. Bölüm: Kumsalda

1. Bölüm tıklayın - 2. Bölüm tıklayın - 3. Bölüm tıklayın - 4. Bölüm tıklayın


Zeytin gideli üç hafta olmuştu. O gitti gideli, Ege hiç kendinde değildi, şu son üç hafta üç yıl gibi geçmişti. Şimdi gecenin bu geç saatinde, babasıyla son müşteriyi göndermiş, teknede aç karınlarını doyurup bir şeyler içerken bile aklı ondaydı.

"Biliyor musun oğul," dedi birden babası, "bence evlatlar, babalarını geçmeli."
Ege, nereden çıktı bu muhabbet dercesine baktı babasına, o ise devam etti.
"Ben hep senin beni geçtiğini düşünmüşümdür. Örnek, ben liseyi zor bitirdim, sen üniversite okudun, ben basit bir balıkçı esnafıyım, sen üniversitede koskoca öğretim üyesi oldun, ben küçük bir kasabada yaşıyorum, sen büyük şehirde..."
"Ama baba..." diyecek oldu genç adam.
"Sözümü kesme," dedi adam "bunlar benim mutlu olduğum ve gurur duyduğum şeyler. Ama oğul, duygusal açıdan benden geri kalacağını hiç düşünmemiştim doğrusu."
"Nasıl yani?" Ege hayretler içindeydi, babasıyla hiç böyle konular konuşmazlardı, aslında pek konuşmazlardı bile.
"Annenin gidişi yüzünden beni hiç affetmediğini biliyorum," dedi babası, bir kez daha Ege'yi şok ederek. Neler oluyordu böyle? Babası son yirmi senedir kimseye sözünü etmediği ve sözünü ettirmediği eski bir yarayı kanatıyordu!
"Ben," dedi yutkunarak kalbinin bir köşesinde unuttuğu bir sıyırık sızlamaya başlamıştı yine, "bunu aşalı çok oldu!"
"Böyle şey aşılmaz evlat, ben aşamadım ki, sen nasıl aşasın. Ama bak sana ne diyeceğim, ben var ya anneni çok sevdim, aklın alamayacağı kadar çok."
"Öyleyse neden, neden bıraktın, gitsin?" deyiverdi genç adam elinde olmadan.
"Çünkü o beni, o kadar sevmiyordu, yoksa başkasına gönül verir miydi? Çünkü ben onu çok seviyordum, bırakayım mutlu olsun istedim."

Bir şey demedi Ege, babasının söyledikleri o acı günleri canlandırmıştı zihninde: Çocukluğunun mutlu aile tablosunun dağılışı, annesinin ansızın başka bir adamla çekip gidişi, tüm Ayvalık'ta kopan skandal, dedikodular, yalan yanlış hikayeler, babasının çöküşü ve kendisinin yapayalnız kalışı.

Baba-oğul geçmiş hatıraların izine düşerek, yıldızlara daldılar bir süre. Sonra baba tekrar konuştu:
"Bizi terk etti diye anneni de affetmedin bir türlü."
"Annemi affetsem de affetmesem de, bir önemi yok, son yirmi yıldır ne yaptığını bile bilmiyoruz. Bir gün bile aramadı sormadı, hadi sen kocasıydın seni terk etti, ama ben onun oğlu değil miydim?"
"Bazı şeylerin çaresi yok, açıklaması yok. Ölüm gibi. Bunlarla başa çıkmanın yolu, kabul etmek ve yaşamaya devam etmek."
"Sen öyle mi yaptın sanki? Annemden sonra hayatına bir tek kadın bile girmedi, kendini buraya bu tekneye mahkum ettin."

Gülümsedi adam:
"Oğul, inan annenden daha fazla seveceğim bir kadın çıkarsa bir gün karşıma dakika durmam. Bugüne kadar böyle birine rastlamamış olabilirim, ama geleceğin ne getireceğini kim bilebilir? Bu tekneye gelince, bu tekne benim için sadece kazanç kapısı değil, bir yaşam biçimi ve yaşam kaynağı. Tüm mutsuzluklarımla başa çıkma kuvvetim."
Ege çok şaşırmıştı:
"Bunları hiç bilmiyordum. Neden daha önce konuşmadın benimle?"
"Çünkü iyi idare ediyordun, kendine bir hayat kurdun, başarılı oldun. Geçmişini yendin sandım, ta ki aslında ona yenildiğini ve hayatına berbat etmek üzere olduğunu görene kadar."
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu kaçamak genç adam, aslında anlamıştı sözün nereye geleceğini.
"Bana bak oğul, beni sevmeyen bir kadının gitmesine izin verdim diye senelerdir beni suçluyorsun. Peki ya sen? Seni seven, sana ömrünü ve ruhunu adamaya hazır olduğu her halinden belli bir kadının gitmesine sen nasıl izin veriyorsun? Peki hiç düşündün mü, ömrünün geri kalanında kendinle nasıl yaşamaya devam edeceksin?"

Cevap veremedi Ege. Hazırlıksız yakalanmıştı. Ruhunun tüm ızdırabını önüne serilivermişti bir-iki cümleyle. "Bırak bu ıssız adam ayaklarını evlat, o birbuçuk saatlik bir film. Biz burada bir ömürden bahsediyoruz."

Bu son cümle kalbine hançer gibi saplansa da, küçük bir kahkaha atmaktan alıkoyamadı kendini genç adam.

Baba bardağını oğlunun bardağına dokundurdu, iki adam bir daha konuşmadan içmeye devam ettiler.

****

Zeytin, Türkiye'nin sayılı turizm şirketlerinden birinde, turist rehberi olarak çalışıyordu. Eylül'ün bu son günü de havaalanından henüz dönüyordu, bir turist kafilesini yeni yolcu etmişti. Karşıyaka'da bulunan ofisin kapısından girerken, bir işi daha sorunsuz bitirmiş olmanın verdiği huzur içini doldurmuştu.

"Merhaba Zeynep'cim," diye seslendi bankonun arkasına, "işlem tamam. Şu kağıtları imzalat, işte ne yaparsan yap, ben gidiyorum, öldüm valla."

Bir yandan böyle konuşuyor, bir yandan da çantasından bir tomar kağıdı çıkartmaya çalışıyordu ki, birden ofiste bir yabancının varlığını duyumsadı genç kadın. Başını kaldırdığında gözgöze geldiler.
"Ege!" dedi hayretle, herşey silinivermişti birden.

Genç adam bir saatten fazladır oturduğu yerden kalktı gülümseyerek ama çekingen ona doğru ilerledi:
"Merhaba Zeytin!" dedi tereddütle.

Genç kadın, her zaman yaptığı gibi sevinçle Ege'nin boynuna sarıldı, sonra ani bir şekilde geri çekildi:
"Ay, dur toztoprak içindeyim."
Ama Ege hiç aldırmadı ve onu kendisine doğru çekti aynı hızla:
"Boşver!"

İki genç insan ilk defa Ayvalık dışında bir mekanda karşılaşıyordu.  Onlar birbirlerini süzerken, ofisteki herkes de onları seyrediyordu. İlk önce aklı başına gelen Zeytin oldu:
"Sen şurada bir dur da, ben şu işlerimi bitireyim!" diyerek, genç adamı yine aynı yere oturttu.

Ofisten çıktıklarında güneş çekilmeye başlamış ve kordona hafif bir serinlik vurmaya başlamıştı. Karşılaşma anının ilk heyecanını atlattıktan sonra ikisini de tuhaf bir tedirginlik almıştı.

"Ben çok açım," dedi Zeytin üstündeki havayı dağıtmak istercesine, "bir şeyler yiyelim mi?"
"Olur ben de acıktım, ne yiyelim?"
"Şurada bir kafe var, hem bir şeyler yeriz hem de birer bira alırız, ne dersin?"
"Tamam."
"Tamam, ama bu sefer ben ısmarlıyorum, misafirimsin ona göre." Zeytin, yavaştan yavaştan Ege'nin o tanıdığı kimliğine bürünüyordu.
"Zeytin," diye elinden tutuverdi genç adam birden "yüzüğüne ne oldu?"
"Ne yüzüğü?" Genç kadının yüreği ağzına gelmişti, yoksa?
"Nişan yüzüğün, parmağında değil!" dedi genç adam, elinde olmadan büyük bir heyecanla.
"Ben," diye kekeledi Zeytin, "olmadı işte, ayrıldık."

Kordonda ve yolun tam ortasında, sanki güneş battığı yerden çıkmış, martılar şarkı söylemeye ve deniz de tempo tutmaya başlamış gibi geldi Ege'ye.
"Neden?" diye sordu, artık onu iyice kendine çekmiş ve kollarıyla sarmıştı, bir ömür boyu genç kadını böyle tutacaktı, karar vermişti.
"Ben, daha azıyla yetinemeyeceğimi anladım."
"Nasıl yani?"
"Yani," bulunduğu yerden kurtulmak için hiçbir çaba göstermeden devam etti Zeytin, halinden çok memnun görünüyordu, "kalbimde bir başkası için daha büyük bir aşk taşırken, daha az sevdiğim birisiyle yapamayacağımı anladım. Ya hep ya hiç."
"Peki bunu o başkasına söyledin mi?" diye sordu yumuşakça genç adam, elinde olmadan kendisinden başka birisinin varlığından endişe ederek.
"Yok. Çünkü o beni istemediğini çok açık bir şekilde göstermişti." Zeytinin gülen gözleri hafiften buğulanmıştı.
"O aslında, seni her şeyden çok istiyordu, ama korkaklığından bir türlü kabul edememişti."
Genç adam hala sımsıkı tutuyordu genç kadını kollarında, bu sefer eğilerek hafifçe yanağına bir de öpücük kondurdu. Zeytin, yaşadığı anın bir rüya olmasından korkarcasına fısıldadı bunun üzerine:
"Peki şimdi?"
"Şimdi hayaletlerini yendi ve sana geldi."

****

Yine sıcak ve çok güzel bir Ayvalık gecesiydi. Otelin önündeki o bildik kumsalda ve o bildik şezlonglarda bir çift oturuyordu.
"Şunları bir çıkarmam gerek!" diye gelinliğinin eteklerini topladı Zeytin ve ayakkabılarını çıkardı. "Oh dünya varmış, koptu ayaklarım!"
"E sen de o kadar tepinmeseydin!" diye gülümsedi Ege, sevdiği kadına bakarken.
"Niyeymiş, bir insan kendi düğününde oynamazsa nerede oynar Allah aşkına!" diye itiraz etti genç kadın, bir yandan da, duvağını çıkartmaya çalışıyordu.
"Üstündekilerin hepsini çıkarmayacaksın umarım ki!" dedi genç adam kısık bir sesle.
"Yok, taşıması zor olur!"

Gözlerindeki o muzip pırıltıları çok sevdiğini düşündü Ege, Zeytin'in. Ve Zeytin, Ege'nin kendisine verdiği huzuru çok sevdiğini düşündü.

Genç adam, şampanya doldurduğu ince uzun kadehlerden birini genç kadının eline tutuştururken:
"Sana bir sürprizim var," dedi.
"Yaa, neymiş," meraklanmıştı Zeytin. Hem kadehi aldı, hem de Ege'nin kapalı avcunu açmaya çalıştı.
"Önce şöyle yanıma gel bakayım," dedi genç adam, onu şezlongda yanına, kolunun altına yerleştirirken.
"Hani bakcam," diye kıkırdadı genç kadın, kendisini saran kolun avucunu açmak için uğraşırken. Ege, Zeytin'in saçlarının kokusunu içine çekti ve parmaklarını gevşeterek, açmasına izin verdi. Elinde bir avuç buzlu badem vardı! Her ikisi de gülüyordu şimdi.

"Biliyor musun," dedi Zeytin, şampanyasını yudumlarken, "ben artık çok seviyorum şu buzlu bademi!"
"Ben de," diye iç geçirdi Ege "ben de.."

Epey bir süre dalgaların sesini dinlediler, yıldızları seyrettiler.

BİTTİ

Hiç yorum yok:

hoş geldiniz:)

Katkıda bulunanlar