DİLEK TAHTASI



BİR DİLEK TUT YA DA TUTMA...  BİR SORU SOR YA DA SORMA... 

YİNE DEEE; (SAĞDAN-SOLA, YUKARIDAN AŞAĞIYA) BAK BAKALIM DİLEK TAHTASI SENİN İÇİN NE DİYOR!

HAYDİ TIKLA...

26 Ocak 2010 Salı

LEYLA ( 5. Bölüm)


Nadire Hanım

5. Bölüm: PARİS, PARİS

 

"Geçen akşam seni yemekte gördüm," dedi Engin damdan düşer gibi. Bir saatten fazladır uçakta kalkış için bekliyorlardı.

Leyla, irkildi bir an. Önceki akşam, okuldan arkadaşlarıyla buluşmuştu, aslında bir tür iş teklifi almıştı. Gelecek vaad eden bir firmanın kurucusu olan iki kardeş ve diğeri de genel müdür olan üç adam, yeniden yapılanmaya gittiklerini ve alan genişletmeye karar verdiklerini uzun uzun anlattıktan sonra genç kadına da ortaklık ve finans bölümünün yönetimini teklif etmişlerdi.

"Okuldan arkadaşlarım..." diye cevapladı Leyla isteksizce.

Ama Engin kendine hakim olamadı, adamlardan birisi fena halde Leyla'ya takmış görünüyordu, konuyu kurcalamadan edemedi.

"Epey keyifli görünüyordunuz.."
"Birbirimizi uzun zamandır tanırız, aynı okulda okuduk. Mezuniyetten sonra da bağımız hiç kopmadı, şimdi de işlerini genişletiyorlarmış, sen de gel diyorlar..."

Bu son cümleyle rahatladığını hissetti Leyla, kaç gündür konuyu nasıl açacağını bilemiyordu. Aslında kesin bir karar vermemişti, ama bir şey söylemeden de kendisini arkadan iş çeviriyormuş gibi hissediyordu. Söylemiş, kurtulmuştu işte.

Engin, midesine bir yumruk yemiş gibi oldu bir an, ama kendisine hakim oldu ve dümdüz bir sesle:
"Ee, sen ne dedin?" diye sordu.

"Henüz bir şey söylemedim. Önce sizinle konuşmam gerektiğini düşündüm." Genç adamın burun kıvırma hareketini görmezden gelerek devam etti, "Aslında cazip bir teklifte bulundular, muhakkak ki sizin kadar köklü ve büyük bir şirket değiller, ama gelecek vaad ediyorlar ve belki bazı şeyler benim için daha kolay olabilir."

"Kabul edeceksin yani?"
"Kararsızım."

Engin rahatlar gibi oldu, duygusunun aksine Leyla'yı terslemek üzere ağzını açmıştı ki, uçağın kalkış için hazır olduğunu anons ettiler.

--------------------------------

Yılbaşı yemeğinden bu yana, aradaki gerilim giderek artmıştı, sürekli birarada çalışmalarına rağmen, iş dışında tek kelime etmiyor ve birbirlerinin yüzüne bile bakmıyorlardı. Bu yüzden de, Avrupa'nın sayılı finansman kurumlarının katılacağı Konferans için birlikte Paris'e geleceklerini öğrendiği zaman Leyla neredeyse dehşete kapılmıştı. Şimdi de, otel odasında valizini boşaltırken önündeki üç günün nasıl geçeceğini düşünüyordu kara kara.

Telefonun çalmasıyla gerçek dünyaya dönen genç kadın, bu sefer de arayanın Engin olduğunu duyunca hayrete düştü.

"Hava çok güzel, hazırlan da biraz çıkalım." diyordu ses, itiraz kabul etmez bir tonda.
"Peki," demekten başka bir çare bulamadı Leyla.

----------------------------------

Resmi iş kıyafetleri dışında gündelik kıyafetler içinde lobide ilk defa karşılaşan iki genç insan birbirini süzdü bir süre.

Leyla, kotunun üstüne canlı renklerle bezeli el örgüsü bir kazak giymiş,  kızıl kıvırcık saçlarını gözlerinin rengine uyan koyu yeşil kocaman beresinin içine saklamıştı, ama yine de bir iki bukle yüzünde dansediyordu. Engin, ne yaparsa yapsın genç kadının yüreğine dokunmasına engel olamayacağını anladı o anda.

Genç adam da kot giymişti, üstünde de bordo rengi bir kazak vardı. Leyla, içinde bir şeylerin kıpırdanmaya başladığını farketti bir anda, bahar esintisi gibi sıcacık bir şeylerin.

"Ne tarafa gidelim?"
"Bilmem ki...."
"Eyfel'i görmek ister misin?"
"Olur tabii," heyecanlanmıştı birden genç kadın, gözleri parladı.

Onun bu hali, Engin'in tüm tersliklerini silip süpürdü sanki.
"Hadi o zaman, yürürsün herhalde değil mi?"

Otelin çıkışında yumuşak bir hava karşıladı onları. Her ikisi de uçuk yeşil yarı klasik mont giymişti. Bu benzerlik dışarıdan bakanlar açısından iki güzel insanın hayranlık verici bir uyumu iken, onlar bir tuhaf olmuşlardı. Konuşmadan yürüdüler epeyce.

Leyla, zaman zaman esen tatlı rüzgara teslim etmişti ruhunu, tüm endişeleri ve korkuları uçup gitmişti sanki, bir hafiflik duygusu içinde her dakikanın tadını çıkarıyordu.

Engin'inse, aklı ve ruhu yanındaki kıza takılıydı tamamen, bir yandan şiddetle canını yakmak onu incitmek, diğer yandan da ona sımsıkı sarılıp içine almak ve her şeyden saklamak istiyordu.

"Neden babam için bu kadar özeldin?" diye soruverdi birden.

Leyla yürüyüşünü yavaşlattı ve duraksadı: "Benim," dedi ve aynı tempoya dönerken devam etti, "IQ seviyem, dünyadaki % 5'lik dilime giriyor. Ayrıca, fotografik hafızam var, okuduğum ve öğrendiğim hiçbir şeyi unutmam ben. Ve bütün bunları babanız keşfetti. Söylemişimdir belki, çok yaramaz bir çocuktum ben, okulda ve evde disiplin sorunlarım vardı. Sizin şirketi keşfettikten sonra aklıma estikçe şirkete gelmeye başladım, iki akşamda bir ya Remzi Abi (o zaman kapıda güvenlikçiydi) ya da babanız bahçede orada burada olmadık yerde bulurdu beni. Bir defasında ofisine bile girmiştim, koltuklardan birinde uyuya kalmışım, sabah bir gözümü açtım ki, başımda bir ton insan. Babanız öfkeden kıpkırmızı olmuş, bir toplantı mı ne varmış, odaya bir girmişler ki ben. Sonra annem, ağbilerim falan da geldiler, naslı bir kıyamet koptu anlatamam!"

Gözünün önüne gelen manzara ve babasının halini düşününce Engin bir kahkaha koyuverdi. O günlerin hatırasıyla kıkırdayan genç kadın anlatmaya devam etti:
"Sonunda bir anlaşma yaptık. Ben istediğim zaman gelip gidecektim, ama onun haberi olacaktı. İşte böyle böyle, ortaya çıktı ki benim asıl problemim zeka ve hafıza... Bana çok emek verdi, yetişmemde, kendimle ve etrafımla yaşayabilmem için çok destek oldu, hep yol gösterdi..."

Daha fazla konuşmak istemedi Leyla, devam ederse ağlamaktan korktu ve Engin ilk defa terslemedi onu. Neden sonra, Leyla konuştu bu sefer, biraz çekinerek:
"Ama onun için en özel kişi daima sizdiniz."
Engin irkildi bir an:
"Nereden biliyorsun?"
"Çünkü bütün çocukluğum ve gençliğim Engin'i dinleyerek geçti. Engin'in okulu, işi, başarıları, aşkları. -Bizim kerata, diye başladı mı bilirdim ki hoşuna giden bir şey olmuş, ama -Şu Engin dedi mi, o zaman da anlardım ki bir sorun var..."

Genç adam hayretler içinde kalmıştı, babasının birisine kendisinden bu kadar çok bahsettiğine hele de bu birisinin Leyla olduğuna inanamıyordu.
"O zaman her şeyimi biliyor olmalısın," dedi.
"Sayılır."
"Sen benim hakkımda bu kadar çok şey biliyorken, ben nasıl olur da senin isminden başka bir şey bilmedim onca zaman?" diye sordu, belirgin bir kızgınlıka bu sefer.

"Bir keresinde ona: -Benden de Engin'e bu kadar çok bahsediyor musun? diye sormuştum. -Hayır, demişti, ne zaman ağzımı açsam yanlış şeyler dökülüyor, onunla da bir şeyler paylaşmak istiyorum ama nedense işler hep ters gidiyor... O sizi, sandığınızdan daha çok seviyordu."

Derin bir sessizlik oldu, Leyla genç adamın içten içe sarsıldığını görebiliyordu, onu kendi haline bırakmaya karar verdi, Eyfel'e kadar bir daha konuşmadılar.

-----------------------------------------------

Çok kalabalıktı, etraf ingiliz, amerikan, italyan birsürü yabancı turist kaynıyordu.
"Bu kadar yürüdüğümüz yeter, asansörle çıkalım." dedi Engin.

Sıraya girdiler, ikisi de düşüncelere dalmıştı. Genç adam, kendi kendisiyle hesaplaşma içindeydi, bunca yıl sonra hiç bilmediği gerçeklerle yüzleşmek, bir taraftan onu hafifletmiş ve ruhunun bir köşesini babasıyla barıştırmıştı sanki. Ama diğer taraftan da, bu mahreme girmiş kişinin Leyla olmasını affedemiyor ve için için kıskanıp, kızıyordu.

Leyla ise, yanındaki adamın ruhundaki fırtınayı açıkça görüyor ve buna sebep olmaktan ötürü suçluluk duyuyordu. Sanki kırılan Engin'in değil onun kalbiydi.

En sonunda sıra geldi ve asansöre bindiler.  Leyla, yüksekten korktuğunu söyleyememişti, ama şimdi asansör yukarı doğru hareket ederken ve Paris aşağıda giderek küçülürken, gözleri kararmaya başlamıştı.

Engin, genç kadının bembeyaz olduğunu görünce, meseleyi hemen anladı. Sanki yüzyıldır bunu beklermiş gibi, hiç tereddüt etmeden, Leyla'yı göğsüne doğru çekti ve kollarıyla onu sardı:
"Korkma," diye fısıldadı.

Her şey geri geldi, bulanıklaşan manzara tüm ihtişamıyla tekrar belirdi gözlerinin önünde Leyla'nın ve o da hep öyle yaparmış gibi, başını genç adamın göğsünü dayadı.

Bundan sonraki zaman nasıl geçti, ne zaman yukarı çıktılar ve ne zaman aşağı indiler. Leyla, belki de ömrünün geri kalanında bile bunları tamamen hatırlayamayacaktı, sanki an donmuş, bir büyü onu esir almıştı.

Engin neyi ne için yaptığının pek de ayırdında değildi aslında, tek hissettiği yanındaki kadının varlığı ve tek bildiği de onu bedeninden bir milim bile ayırmak istemediğiydi.

Tekrar yere ayak bastıklarında, Engin genç kadını serbest bırakmak durumunda kaldı. Büyü bozuldu ve gerçek dünya selamladı onları.

"Çok etkileyiciydi," dedi Leyla, aslında neden etkilendiğini bilmeden.
"Evet ve çok güzeldi," dedi Engin ama o neyi güzel bulduğunu biliyordu aslında.

Leyla hafiften kızardığını hissetti.

----------------------------------------------

Hava artık iyice kararmıştı, karınlarını doyuran ikili, otele dönmeye karar vermişti. Saat sekizi biraz geçiyordu, otele bir kaç yüz metre kalmıştı ve  Leyla otel odasında tek başına günün hatırasıyla nasıl başa çıkabileceğini düşünüyordu ki bir sinemanın önünden geçtiklerini farketti, vizyondaki yeni filmlerden biri oynuyordu.

"Sinemaya gidelim mi?" deyiverdi birden.

Engin şaşırmıştı, ama onu şaşırtan sinemaya gitmek fikri değil, kendisinin de o sırada aynı şeyi düşünüyor olmasıydı.

Salon kararıp da film başladığında, Leyla yumuşakça sokuluverdi yanındaki genç adama, o da kocaman avuçlarıyla sımsıkı tutuverdi ellerini.

Film çok komikti ve ikisi de hem birbirlerinden hem de filmden müthiş keyif almışlardı. Otele vardıklarında hala beğendikleri sahneleri konuşup gülüşüyorlardı.

Leyla aniden durdu, sonra o yemyeşil gözlerini Engin'inkilere dikti ve taa yüreğinin derinliklerine işleyerek dedi ki:
"Ben bu gün seni üzmek istemedim, sadece..."
Engin, genç kadının sözünü kesti ve yanağını  okşayarak  yumuşakça:
"Biliyorum," dedi.

Bu yakınlaşma, Leyla'nın zihninde saklı bir çana dokundu ve genç kadın bu dürtüyle:
"Tamam  o zaman, iyi akşamalar." diyerek hızla uzaklaştı oradan.

Engin, lobinin ortasında kalakalmıştı. Leyla'nın arkasından gitmek istedi bir an, ama yapmadı.

---------------------------

Leyla odasında aynanın karşısındaydı şimdi. Engin'in biraz önce dokunduğu yere elini koymuş dimdik kendi gözlerinin içine bakıyordu:
"Yapma!" diye ihtar etti kendisine, "Sakın bunu yapma!"
Biraz daha öylece kaldı aynada: "Yapma! Sakın bunu yapma!" diye yineledi.

Engin daha geç bir saatte odasına yeni çıkmıştı. Soyunmaya başladı yavaş yavaş. Zihni hala meşguldü, ama ne yapacağını biliyordu artık.

Montunu çıkardı önce, sonra kazağını, gömleğini....Böylece bütün bir günü de üstünden çıkardı bir bir. Yarın konferansın ilk günüydü ve bu gün hiç yaşanmamış olmalıydı.

Hiç yorum yok:

hoş geldiniz:)

Katkıda bulunanlar